İNSİYATİF ASLA VAZGEÇMEZ

19/9/2008

Tarih Taraf Tutar

Evet, yanlış okumadınız; tarih taraf tutar. Kim, sağlam, çok, samimiyetle ve sebatla çalışıyorsa onun yanında yer alır.

Kudret bunun mukabilinde doğar. Sürekli ağırlık kaldıranın, gösterdiği bu çalışma ve sebat karşısında elde edeceği şey gösterişli kaslardır. Zeka ve fikir için de aynı şeyleri söylemek mümkündür.

Sebatla, samimiyetle ve sebatla çalışan insanların ve toplumların yazacağı şey tarihtir; tarihin yazacağı da onlardır.

Bugün, dünyanın geldiği noktada, tıkanan ekonomik mekanizmaların, tıkanan ahlaki yapıların, tıkanan sosyal sistemlerin çıkışı doğrudan müdahalelerdir. Doğrudan müdahale, tıkanan yolların açılması için yegane yol olmuştur.

Silah sanayi tıkanır, savaşlar başlar. Siyasal sistem tıkanır, renkli devrimler olur. Sosyal sistemler tıkanır, insanları yönlendirecek televizyon programları başlar.

Görüldüğü üzere, dünyaya her anlamda yayılmak gayesinde olan devletlerin vaktiyle gösterdikleri samimiyetten yoksun ama çok çalışma tarihin (yarım yamalak da olsa) yanlarında yer almasını sağlamıştır.

Asla samimi değillerdi, hala da değiller. Çünkü temel ‘insan’ değildir. Ancak çok çalışmışlardır. Çok sebat etmişlerdir. Tarih bu nedenle onların yanında oldu.

Ancak samimiyetten yoksunluk karla örtülen pislikleri bir güneşle açığa çıkarır. Güneş bir yerden doğar ya da karlar içeriden ısınır ve her şey açığa çıkar. Bugün bu ‘her şey’ açığa çıkmaya başladı.

Samimiyetten yoksun çok çalışmanın aslında neyi amaçladığı anlaşılmaya başlandı. Savaşların nasıl çıkarıldığı, terör örgütlerinin nasıl desteklendiği ama pis ağızlarla demokrasi ve barış nutuklarının nasıl sahte yüzler ve cilalı laflarla atıldığı anlaşıldı.

Tarihin bozgunculara sırtını döneceği dönem işte bu dönemdir. Hakikat elle tutulabilen, kontrol edilebilen bir şey değildir. Bir süre üstü örtülür gibi olsa da er geç ortaya çıkar. İşte tarihin bu dönüm noktasında hakikat beliriyor. Samimiyetsizlerin (bozguncuların) neleri nasıl yaptıkları meydana çıkıyor.

Tarih bizim gibi samimi insanların tarafına geçiyor.

Başa dönelim: Sağlam, çok, samimiyetle ve sebatla çalışanlar! Tarihin, yanında olacağı kimseler… Samimi olduğumuza kuşku yok! Peki sağlam, çok ve sebatla çalışmak? Bunlar konusunda söz verebilecek olan var mı?

Varsa ölene kadar tarihle kol kola yürümek zamanı gelmiştir. Bozguncular bir okuyorsa iki okuyan; onlar bir saat çalışıyorsa iki saat çalışan; onlar bir düşünüyorsa iki düşünen samimi, “insanı temel alan” vatan evlatlarının tarihle aynı safta yer aldığı vakit işte bu vakittir.

Tarih kırılıyor. Zamanın ruhu bizden yanadır. Sanayileri, savaş çıkmadan işleyemez; zoraki anlaşmalarla mal satmadan büyüyemez. Kültürleri, ambalajlanmadan aktarılamaz. Ambalaj ürünü güzel gösterir de içinden çıkanın ne olduğunu bile bilmiyorsan, adeta Truva atını içeri almış olmaz mısın? Onların siyaseti entrika, düzenbazlık ve iki yüzlülük olmadan başarılı olamaz.

Temelinde, adaletin de, samimiyetin de, maneviyatın da, hakikatin de olmadığı bir düzenin ilerlemesi mümkün değildir. Bunun içindir kim tarihin de böylelerinin yanında olması mümkün değildir.

Peki ya buna rağmen, gözleri kapalı, kulakları tıkalı, ağızları bantlı, zihinleri kör kimselerin onların yanında olmasına ne demeli? Onlara yakın olanlar mı?

Bugün, tarihin büyük devletlere yakınlaşmaktan öte, uşaklık edenlerin yanında olması mümkün değildir. Ne demiştik; tarih sebatla ve samimiyetle çalışanların yanındadır. Uşaklık sebatla çalışmayı gerektirmez. Müstemlekeler, aksine çok ama çok tembeldir. Müstemlekeler, uşaklı ettiğine hayrandır. Kompradoru efendisinin mallarına; askeri, efendisinin teknolojik ordusuna; aydını, efendisinin psikolojik harekat dairesinde görev yapan aydınına, sanatçısı, efendisinin kendisine bir şey anlatmayan eserlerine hayrandır.

Tarih müstemlekelerin ve onun içinde yaşayan halkın yanında değildir.

Samimiyetle ve sebatla çalışan insanların ve toplumların yazacağı şey tarihtir; tarihin yazacağı onlardır.

Tarih kırılırken, birçok parça kopup, tarihin sonsuz derinliğinde kaybolacaktır. Ya kalan büyük ve asıl parçada oluruz ya da kopan tarafta.

Ben, kalan ve büyük parçanın üzerinde olacağım. Hakikatle çalışacak ve sebat göstereceğim; yıllardır yaptığım gibi. Okuyacağım, düşüneceğim, yazacağım, anlatacağım…

Büyük ve hakikatin kapladığı parçada olmak isteyen varsa bir anda üç kişiyiz:

Ben, sen ve tarih!

 

Levent Karaca

 

5/9/2008

Akletmez misiniz?

Körler çarşısında ayna satma, sağırlar çarşısında gazel atma.(Mevlana)

Temel sorun akıl sorunudur. Aklı olmayanın nesi vardır ki? Sistemsiz bir hayat içinde yaşıyoruz çünkü toplu bir akıl sorunumuz var. Fert fert çok akıllı insanlardan oluşuyoruz ama bir araya gelişin sistemli olması gerektiğini fehm etmediğimizden milletçe neden yıkılışlara ve başarısızlıklara mahkum olup durmaya devam ettiğimizi anlayamıyoruz.

Ahilik ve onun işletim sistemi olan İnsiyatif Projesi temiz bir arayış, klas bir duruş ve sağlam bir cevaptır. Bu satırların yazarı cevabı bulmuş insanların rahatlığı ve şerefiyle yazmakta ve çalışmaktadır. Bu gayretine ortak olan pek çok insanın arasında adının şerefle anılacağını bilmenin mutluluğu ona fazlasıyla yetmektedir. Hayatı verenden, bu “ahilerden bir ahi”, “kardeşlerden bir kardeş” sıfatından artık bir ülkü istememektedir.

Burjuva kelimesi şehirli, şehirde yaşayan anlamına gelir. Zıddı köylüdür. Burjuva kelimesi, bize batı dillerinden geçmiş diye bilinir. Oralara da bizden, bildiğimiz “burç” kelimesinden geçmiştir. Eskiden şehir demek bir burcun koruduğu, surların çevrelediği yerleşim birimi demekti.

Bugün herhangi bir süpergüç görünümlü ülkenin zeka bölümü ve hareket kabiliyeti, hayatta iyi noktalara ulaşmış olma haliyle tebarüz etmiş en üst dilimdeki yüzde birini o toplumdan çekip, çıkarın kalacak olan şey bir medeniyet posasıdır. Üç yüz yıllık dalgalı, inişli ve çıkışlı, bol mağlubiyet az zaferli, “yıldızın parladığı” pek az ana sahip bir millet olan Türk milleti, ki bugün daha çok bir gevşek dokulu ağa sahip insan kalabalığını andırmaktadır, o türden bir medeniyet posası haline getirilmiştir. Yahut kendi köylülüğünün öldürücü tesiriyle kendisi bu zulmü kendisine yapmış, nefsine zulmedenlerden olmuştur.

Akıl İptal Edilmiş midir?

Bir millet ölçeğinde çok ufak sayılacak yüzbinlerce günlük hayat olayı, küçük insanların büyük trajedileri olarak bütün bir halkın ufkunu maalesef karartmaktadır. Hayat pahalılığı, eğitim eksikliği, trafik kazaları, pembe diziler, Amerikan İslamcılığı, tersinden okuma hastalığı, yanlış okuma sakatlığı, hava kirliliği, yediğimiz, içtiğimizin bünyesi değiştirilmiş gıdalardan müteşekkil oluşu, öss, oks, hastane kuyrukları, korkunç boyutlardaki israf, karikatür liderimsiler, içimizdeki hainler, gizli aşağılık duygumuz, yaygın ve toplumsal almazlık, kadınlaşmış erkekler, aymazlık, sahte dindarlık, sahte solculuk, sahte sağcılık, şusu ve busuyla paragrafın başındaki sorunun cevabını verelim: Evet, bu toplumda akıl büyük oranda iptal edilmiştir.

Çare nedir?

Çare yüzde biri seçerek seçilmiş bir kapıdan içeri buyur etmektir. Kapıyı içerden açmak, çok elitist, çok seçici davranmaktır. Elbette istisnalar da olacaktır ama onlar malum ölçüyle kaideyi bozmayacak hatta çorbanın tuzu olacaklardır. Çare içeri girenlerin de çalıştığı, çalıştığı, çalıştığı ve doğru okuduğu bir dünya kurgulamaktır. Böyle az sayıda insan, çoklardan çok olacaktır.

Altun* Türkler Kimlerdir?

Altun Türk, Ahi olandır. Öyle değilse öyle olmak zorunda olduğunu bilendir. Bunun bu milletin tarih sahnesinde var kalmaya devam edebilmek için aslında son şansı olduğunu bilmekte olandır. Altun Türk, aklı olandır.Bir Abdurrahman Çelebiler Cumhuriyeti İstemiyoruzKoyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir.

Bir Abdurrahman Çelebiler Cumhuriyeti istemiyoruz…

Dindar görünerek halkı kandırma yeteneği dışında hiç bir yeteneğe sahip olmayan bu yeteneksizlerin köşe başlarını kontrol edeceği, bütün son sözleri yabancı şirketlerin, zalimlerin söyleyeceği, zalamın, zulmün bu aziz millet üzerine son üç yüz yıldır her bulduğu gedikten çökmeye çalıştığı gibi yine çökmeye kalkıştığı bu "yanlış okuma ve fetret dönemi"nde habislerin ve almazların ve sünepelerin, adaletsizlerin sızdıkları gediklerden def olup, gideceğini bilme rahatlığıyla “önce insan unsuru” diyoruz. Önce bilen ve bildiğini uygulayan insan. Bu ülkenin temel meselesi büyük aile ihtiyacıdır.

Gerisi?

Gerisi, ilerisi, önü, arkası, bu çare dışında hepsi hikayedir dostlarım.

* Gerçek kuyumcu esnafı altına altın demez, “altun” der. Mesleki bir tabirdir. İnce kuyumculuk yapmak zorunda olan Ahiler bu mesleki yazılış ve okunuşu tercih ederler. Altun ifadesinde Osmanlı’nın ve öncesinin, bir bütün olarak muazzam tarihimizin ağırlığı vardır. Altın, inceltilmiş bir “dönme – devşirme” okuyuşudur.

Ahmet KUBİLAY

9/8/2008

Hayret

Bu oyun asla bitmeyecek. Pir diyor ki “rüyada kolunu kesseler de üzülme.” Bu bitmeyen senfoni değilse de virajları, bozuk satıhları tükenmeyen, uçurumu, göçüğü, kaybı eksilmeyen upuzun bir yoldur. Dünyada söz de tükenmez. Siz her açıdan sağlığınızı muhafaza edin ki yoldan keyif alabilesiniz. Bu anlattığım hayret makamıdır. Dünyaya bakıp bakıp da hayrete düşenlerin mevkiidir.

 

Yedi yönünüze bakın ve hayretlerde kalın. Şu çiçek nasıl açıyor öyle! Şu kuşlar nasıl uçuyor? Şu adam nasıl kurabiliyor bu cümleleri? Bir başka adam nasıl böyle haset fesat kurup, konuşuyor! Şu para denen şey nedir böyle? Acı, hastalık, unutkanlık, iyilik, kötülük… Ne hayret verici gelişmeler bunlar?

 

Şu terzinin diktiğine, ötekinin söktüğüne bak. Var olan hiçbir şey kaybolmuyor. Bazı insanların aptallığı dışında ölçülemeyen hiçbir şey yok. Bir de sevgiyi ölçemiyoruz. İyiye iyi diyelim ama kötünün kötülüğünü çok konuşmayalım. Hüsnü zan edelim. Hayret edelim. Hayrette boğulalım.

 

Gözü dünyayı yeni görmeye çalışan çocuğun hayreti lazımdır bize. Olmayana da hayret gerek, olana da hayret gerek.

 

Hayretle şaşkınlığı birbirine karıştırmamak lazım. Hayrete düşmek ama şaşırmamak gerek. Her şey bizi hayrete düşürsün ama hiçbir şey şaşırtmasın.

 

Bunlar da aslında bir takım kelimeler. Altını sürdüğümüz, üstünden fazlalığını aldığımız bir takım kelimeler… Bu işlere öyle bir hayretle bakılmalı ki kelimelerin örttüğü işlerin hissesine ermeli.

 

Hayret!

Ahmet KUBİLAY

1/8/2008

Gazozuna İlaç Atılanlar...

Yeşilçam filmlerine aşina olanlar, daha doğrusu bütün Türk halkı, gazoza ilaç atmak muhabbetini, çok iyi bilir. Tecavüzcü Coşkun ya da Nuri Alço’nun, oynadığı bütün filmlerin müthiş bir kurguyla gerçekleştirilen icraatıdır.  

 

Fakat bu sefer durum çok farklı. Bu sefer bir erkeğin hem de koç gibi, teke gibi bir erkeğin gazozuna ilaç atmışlar. Gazetedeki haberi okuyunca öylesine irkildim ki, anlatamam.

 

Hüseyin üzmez, hadisesinden bahsediyorum. Hâkimin karşısına geçip “Gazozuma ilaç atmışlar, bu bir komplo” demiş. Vay anasını! “Memleketin ahlakı nasılda bozulmuş, yetmiş yaşındaki, suçsuz günahsız adama, yapılır mı bu” demekten kendimi alamadım. Bir ara Delikadir pozuna bürünüp “ayıptır uleeen!” “Dağılın uleeen!” Demek geldi içimden.

 

Ne hikmettir, ne keramet bilemeyiz ama bu memlekette, birilerinin gazozuna sürekli ilaç atıyorlar. Merak etmemek elde değil, neden hep gazoz. Hani bir söz vardır: “Ayılana gazoz bayılana limon” diye. Bir tezat var ortada. Ayılmak için mi, yoksa, bayılmak için mi, gazoz içiyorlar. Yoksa gazoz bir İsrail oyunu mu? Gıda mühendislerine, ya da en kısa yoldan Yalçın Küçük’e danışmak lazım. Ama benim tavsiyem; bundan sonra, gazoz içilmemesi yönünde. Zinhar, gazoz içmeyiniz. Cola Turka, içiniz. Yahudi oyunlarına kanmayınız. Neme lazım sonra çok pis sapıttırırlar adamı.

 

Melihi, mahlasıyla bilinen Fatih döneminde yaşamış meşhur bir şair, vardır. Meşhur olması, daha çok sarhoşluğundan gelir. Padişah, bu adamı çok severmiş fakat bu içki huyundan bir türlü vazgeçiremezmiş. Bir gün padişahın tepesi atmış Melihi’ye yemin ettirmiş. Padişahım, bundan sonra ağzıma içki koymayacağım diye. Sonrası malum, adam dayanamamış ama yeminini bozamadığından, ağzına içki koymamış. Fakat başka bir yolunu bulmuş. Şırıngayla, damardan enjekte etmiş şarabı.

 

Şimdi şöyle düşünelim: Yahudiler, “içki içmeyen, İslam davasının yılmaz savunucusu, mütedeyyin insanların sesi” olan bu adamları sarhoş edebilmek için, gazozu mu kullanıyorlar. Çocukken, biz de gazoz kapağıyla oynardık. Acep sebeb-i hikmeti ne olaki. Oh my got demek istiyorum bu Yahudiler, her yerden çıkıyor. Gazozuna tavla oynayanları hiç söylemiyorum bu arada.

 

Devlet başkanı, olacak adamım. Kendimle gurur duyuyorum beş dakikada nasıl da çözdüm hadiseyi. Emniyete, haber vermek lazım. Cinayet olaylarında, gazoz içen kesin suçludur. Şakşakçılık yapanlar, memleketi satanlar vs. kesin gazoz içmişlerdir. Limon yetiştirmek lazımdır.

 

Cola Turka içelim, kendimizden geçelim…

Seyyit Mehmet

21/7/2008

Ezber Bozmak Vaktidir

Maalesef hiçbir şeyin yerli yerinde olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu ülke ve onu çepeçevre kuşatan gizli aşağılık hissi, derin bir sosyolojik anlamda köylülük almazlığı bu yerli yerinde olmayışı daha da katmerlendiriyor…

Yeni Bir Dönem Arayışı
Yeni bir dönem arayışı içindeyiz ama kesinlikle görünüyor ki bazımız onu yanlış yerde arıyor. Evet, sandıktan bahsediyorum. Parası çok olanın, karikatür genel başkanların yakın çevresindeyse kendini “vatan kurtaran şaban” zanneden insanların, ezberlerinden koptukları an nefes almaları bile mümkün olmayan insanların bir de geniş göğüsleriyle bu memlekete derin ve rahat nefes aldıracaklarını sanmalarından bahsediyorum. Ortada liyakat esası dışında her türlü izansızlığın, anlamsızlığın döndüğü bir “beni destekle, seni kurtarayım” piyasasından bahsediyorum.

Somut verilerle yazıp, kafa karıştırmak istemiyorum. Yuvarlak hesap yapacağım. Son beş yıldır Türkiye’de çalışan hangi üretim ve finans kuruluş varsa hatırı sayılır bir kısmı yabancı ellere geçti. Ve bunu, aslında gereği yokken psikolojik operasyonlarla yaptılar. Aslan terbiyecisi edasıyla daha küçükken korkuttukları adamları gün gelip de “sanal karizma”larıyla, koyunun olmadığı yerde abdurrahman çelebi olan keçi sıfatlarıyla bu saf, samimi halk bazı başköşelere oturtunca istedikleri düzeni tıkır tıkır yürüttüler. Kim mi onlar? Onlar kökü bu toprakların dışında ama bu akılsız kalabalıklar karşısında nisbeten akıl sahibi denebilecek insanlar. Arka plan ve ufuk sahibi olma avantajları var. Kalabalıklara kıyasla şehirli sayılabilecek davranış ve bir araya geliş tarzına sahipler. Hayır, hayır, tek bir zümreden bahsetmiyorum. Siz onları tek parça sanırsınız oysa aralarında menfaat bölüşemediklerinden kırk parçadırlar. O yüzden korkulacak bir şeyleri yoktur. Bu memlekette korkulacak tek şey, kendi ölçüsüzlüğümüz, kendi korkaklığımız, kendi köylülüğümüzdür. Dünyanın en kabiliyetli toprakları üzerinde ne kabiliyetsiz oyuncular cirit oynuyor… Yazık. Yeni “Abdurrahman Çelebi”ler buldular. (Halk bir öncekileri aforoz etmişti) Ve yine sattırdılar, bozdurdular, kandırttılar. Kandırılan halktır. Halk, gayet tabiidir ki ezberleriyle düşünür. Onun sağ, sol ezberi vardır. Onun Türk, Kürt ezberi vardır. Onun ileri, geri ezberi vardır. Herkes kendi fildişi kulesinde çok mutludur. Onlara dokunmayın. Siz onların içinden adam gibi adam olanlara anlatın bunu. Bu ülkede çok büyük işler yapılır. Yeter ki kendini bilenler kendini bilmeye devam etsin. Yoksa tarihin en büyük ihanetleri, en alçak hükumetleri yanıbaşınızda kurulur da siz belki hak, hakikat adına onları alkışlarsınız da üç nesil geçince bile aklınıza nerede yanlış yaptığınız gelmez.

“1950 seçimleri sonunda büyük bir patlama yaratarak iktidara gelen Demokrat Parti döneminde ise her şey değişir. 'Ordu gerçek yerini bulmalı, halkın ve milletin emrinde olduğunu öğrenmeli' görüşüyle yola çıkılarak, orduyu küstürecek uygulamalar yapılır. Atamalardan terfilere kadar her şey Milli Savunma bakanları ve Başbakanlık tarafından belirlenir. Amerika'nın askeri yardımı DP'yi yüreklendirir. 'Ordu Amerika'ya bağlı. Amerika da bizi destekliyor. Asker bu nedenle bize mahkûmdur, emrimizden dışarı çıkamaz' diye düşünülmektedir.”
Gökhan Akçura


Bakın size bu yazının ortasında bir ezbere dair, umarız ezber bozucu olabilecek bir örnek verdik. Kesinlikle militarist değiliz. Bakın “efsane” Menderes niçin efsaneymiş? Ona rakip parti zulmetti diye mi? Ne güzel bir batılı yöntemidir. Muhalefeti saldırt, iktidar da seve seve satsın savsın. Ne de olsa geniş ve dini hassasiyet sahibi kitleler siyah beyaz açıdan baktıklarından “bu dinsizlere karşı bu dinlileri destekleyelim” diyecekler ve siz de o kisve altında 2. Dünya Savaşı’nda bütün dünyaya buğday satarak hazinesini doldurmuş bir Türkiye’yi sırf CHP’ye karşı destek almak adına Marshall Planı’na bağlayacak imzaları atarak af buyurun Amerika’nın kucağına oturtacaksınız. Bakın aradan yarım asır geçmiştir ve değişen bir şey yok. Hala bunu okumayı başarabilen insan sayısı az. Çünkü bu memleket bir fetret dönemi yaşıyor. Bir akıl yokluğu derdidir tutulduğumuz. Amerika’nın kuyruğunun altından vatan, millet, Sakarya dönemi hala bitmemiştir. Sorun nedir? Önce köylülük, sonra bir “asabiyet sınıfı” yokluğu, ve sonra da “aşağılık kompleksi”… Oysa bu onursuzluk bize hiç yakışmadı. Yetmiş milyonun eşit olduğu bir toplumda mutlu bir gelecek beklentisi anlamsızdır. Aradan birilerinin çıkıp, büyük aile inşa etmesi gerekir. Yoksa üfürmeyi bilenler kamuoyu denen kimliksiz ve anlamsız yığıntıyı istedikleri tarafa sallar, dururlar. Siz de oturur, yeni Çanakkale’lerde “neden böyle oldu” diye düşünür, durursunuz. Tabi kafanızda patlayacak bombalardan fırsat bulabilirseniz.

Değerli okuyucular,
Bugün de yaşanan aynen budur. Birkaç kısa zaman önce büyük şehirlerde mevcut hükumet karşıtı mitingler organize edildi. Bu mitingleri organize edenler içinde dini ve milli açıdan arızalı tipler vardı. Bunlardan birisi bir bayan profesördü. Bu profesör adı geçen mitinglerden kısa bir süre önce “Türkler İslam’ı seçmekle hata etti” cinsinden bir laf etti. Bu laf tesadüfen edilmedi. O mitinglerin altyapısıydı bu. Oyun Atlantik ötesinde kuruldu. “İslam’a ne gerek var!” diyen birisi ön ayak olacak ki mitingleri seyreden muvafıklar, “yahu bazı dinsizler böyle saldırdığına göre bizimkiler doğru yapıyor” diyecekler ve kalan şeyleri de daha destekli satsınlar diye, hem de maalesef samimi ve belki de dini bir hazla bu kimliksiz Amerikan kargalarının yemlerini eksik etmeyecekler. Son mitinglerin organizatör zekası da “Amerikan İslamı” planına dahildir. Finans sektörünün yüzde altmışını yabancı sermayeye hiç de gerek yokken peşkeş çeken bir hükumet nasıl Allah’ın adını anabilir? Bir de bunu yabancı sermaye yatırım yapıyor diye yutturmuyorlar mı! Bu ülkede gerçekten cari ve salgın halinde bir akıl sorunu yaşandığına iki kere inanıyoruz. Yapılan hiç bir yeni yatırım yok. Zaten tıkır tıkır işleyen işletmelerimiz, kurumlarımız, fabrikalarımız yabancılara satıyor. Yeni çakılmış bir çivi yok. Ne yabancı sermaye yatırımı, ne istihdamı! Sadece bizim elimizdekiler onların eline geçiyor. Ve bazı izansızlar da bunu ne sazan bir iyi niyetle yapmaya devam ediyorlar.* Bu Tanzimat’tan beri Türkiye’nin gördüğü en hayırsız güç sahipleri sanıyor ki tarih onları hayırla yad edecek. Köşe başlarını seve seve teslim ettikleri yabancılar onlara daha rahat namaz kılsınlar diye seccade serecekler… Heyhat şaşarım akıllarına… (Yok ki şaşalım… Ne bunlarda akıl var, ne de bizde şaşıracak hal kaldı.)

Bir İkaz
“Ali gider, Veli gelirse düzelir. Biz gelirsek düzeltiriz.” Bu da hikayedir. Hangi akılla, hangi yöntemle düzelteceksin? Bir kilo pirince oyunu satan bir kısım halkın desteğiyle hangi sağlam binayı yükselteceksin? Davanı yol, su, elektrikteki performansınla mı ölçtüreceksin? Timur’un karşısına çıkmak için arkasına köylüleri alan Nasreddin hoca, onun çadırının önüne ulaştığında tek başına kalmıştı. Bu unutulmamalıdır.

Bu ülkede ne milliyetçiyim diyenler milliyetçidir, ne dindarım diyenler gerçek manada dindardır, ne solcuyum, eşitlikçiyim, sosyal demokratım diyenler gerçekten iddia ettikleri şeydirler. Bu toplum külli bir cinnet hali yaşamaktadır. Uykuyla uyanıklık arası bir dönemi yaşıyoruz. Biz buna fetret dönemi diyoruz. Bu millet bu vasatlarda hayat sürmeyi kesinlikle hak etmiyor. Her zaman ifade ettiğimizi tekrarlayalım: Bu topraklarda bir süper güç nüvesi yatıyor. Yeter ki insan unsurundaki arıza giderilsin. İnsanımız, “doğru okuma”yı söküversin. Gerisi çağlayanlar gibi gelecektir.

Yapılması gereken?
Yapılması gereken yeniden kimliğini keşfetmek, aşağılık kompleksinin, ilkesizliğin, sorumsuzluğun her çeşidinden sıyrılıp, büyük bir aile olmaktır. Herkes bunu başaramayacak farkındayız. Başaran az, başaramayan çoktan hayırlıdır. Bırakın çoluk çocuk, çelik çomaklarıyla oyalanmaya devam etsinler. Sandık, sanmadık desinler; onları zanlarıyla ve küçük hesaplarıyla baş başa bırakın.

Sıcak bir Temmuz’un sonlarında sandıktan Ali çıksa ne, Veli çıksa ne… Siz devlet adamları ve büyük adamlar sandıkta mı yetişir sanıyorsunuz?

AHMET KUBİLAY

« Önceki